BOZKURTLARIN DOĞUMU
YAVUZ BÜLENT BAKİLER
12 NİSAN 1997 - TÜRKİYE GAZETESİ
Belki siz üzülerek hatta gözyaşı dökerek takip
ettiniz; ama ben, Alparslan Türkeş’in cenaze merasimini, başından sonuna kadar derin
bir huzur duyarak, sevinerek yüreğime işledim. Türkiye çapında müthiş bir hadise
olan o mübarek günü kırk ayrı noktadan ele alarak yazmak, anlatmak lazım.
"Doğmak ölmek içindir" "Dünyaya gelen her can, elbette ölümü
tadacaktır." Benim sevincim, huzurum, elbette ki Alparslan Türkeş’in vefatına
değildir. Benim sevincim Türkiye’de, Bozkurtların dirilişini görmekten
kaynaklanıyor. Türk-İslam ülküsüne bağlı bir milyon gencin Ankara’nın o
dondurucu soğuğuna ve durmadan yağıp duran karına rağmen, Türkeş’in cenaze
namazına büyük bir vakarla, sabırla ve inançla katılmaları bana göre bir destan
güzelliğindedir. Uzun yıllardan beri tekbirle, salavatla ve Kur’an tilavetiyle bir
cenaze kaldırmamıştık. Milletimize aşk derecesinde bağlı olan bir Başbuğu
milletimizin gelenekleriyle ahirete uğurlamaktan daha güzel ne olabilir?
Türkeş’in cenazesinde bando yoktu. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz bir zamanda,
devletimize - milletimize hizmet eden kimselerin hala Şopen’in ölüm marşıyla
kaldırılmaları, bana bir zulüm gibi geliyordu. Ölülerimizi ikinci bir defa daha
öldürdüğümüze veya ruhlarını çarmıha gerdiğimize inanıyordum. Millet, eğer
kültür birliğiyse ve bütün müspet ilimlerde bunu böyle kabul ediyorsa, biz cenaze
merasimlerimize bile, neden Batının geleneklerini, göreneklerini bulaştırıyoruz?
Türkeş’in cenazesinde alkış da yoktu. Bizim ruh kökümüzden kopanlar veya
insanların ölümle, bir ot gibi, bir böcek gibi çürüyüp, yok olup gideceğini
sananlar, cenazelerini toprağa alkışlarla bırakıyorlar. Ne kadar garip.
Biz, bin yıldan beri ölülerimizi tekbirlerle, salavatlarla, dualarla kaldırıyorduk.
Türkeş’in vefatı, bize Türk’ün cenaze merasiminin nasıl yapılacağını bir
kere daha gösterdi.
Türkeş’in cenaze merasiminde devlete başkaldırma, sola-sağa saldırma da yoktu.
Gençler vakarla hareket ettiler.
Bütün bu güzellikler dışında, Türkeş’in cenaze merasiminde ben, Bozkurtların
yeniden doğrulduklarını, dirildiklerini gördüm.
Yıllardan beri, Türkiye’de "Bozkurt Destanı"na diş gösterenler, hatta bu
güzel efsanemize utanmadan bir de kafirlik kaftanı giyindirenler o cenaze merasiminden
sonra utanmış olmalıdırlar.
Bizim bir atasözümüz var : "At murattır!" demişiz. Biz atı, avradı,
pusatı asırlarca namusumuz gibi bilmişiz. Atın, evlerimize bereket getirdiğine
inanmışız. Bu, hem Türklüğümüzden hem de Müslümanlığımızdan doğan bir
inanç! Türkler, Müslüman olmadan önce de ata çok değer vermişlerdi. "Kuşa
kanat, Türk’e at gerek" demişlerdi. Türkler, atı ehlileştiren ilk millet
olmuşlar. Türkler, Müslüman olduktan sonra içtimai hayatımızda atın değeri daha
çok arttı. Çünkü sevgili Peygamberimizi Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya bir
at götürdü. Anadolu’da, bilhassa köylerde ve kasabalarda, bazı evlerin kapılarına
at nalları çakılıdır. Atı çok seven, hatta ata kutsiyet giyindiren Müslüman
Türk, o at nalının kendisini türlü kötülüklerden koruyacağına ve evine bereket
getireceğine inanmaktadır.
Atı çok seven Müslüman Türk’e, hangi idraksiz ve insafsız adam kalkarak yanlış
bir yafta yapıştırabilir?
"Türkler ata tapıyorlar!" diyebilir?
Çocukluk yıllarımda güvercinleri çok severdim. Evimizde güvercin beslemek isterdim.
Şuradan buradan bulup getirdiğim güvercinlere annem izin vermezdi :
- Bu kuşu götürüp bırakacaksın "Havaya atarken de : "Azat - buzat!"
Bana cennet kapısından bir tas su uzat!" diyeceksin derdi.
Annem, güvercinleri ve örümcekleri mübarek bilirdi. Evimizin şurasında burasında
peydahlanan örümcekleri avuçları arasına bismillah larla alır, götürür
bahçemizin bir köşesine bırakırdı. Ve bize derdi ki :
"Peygamber efendimiz müşriklerden kaçınca bir mağaraya saklandı. Onun
saklandığı mağara kapısına örümcekler ağ kurdular. Bir güvercin gelip o ağ
üzerine yuva yaptı. Müşrikler o mağaranın önüne kadar geldikleri halde içeriye
girmediler. Çünkü örümcek ağını ve güvercini görünce mağaraya kimsenin
sokulmadığını düşündüler.
Aman örümcekleri öldürmeyin! Aman güvercinleri yakalamayın" Annem beş vakit
namazında, niyazında, çok Müslüman bir kadındı. Şimdi kim benim annemi bu
düşüncelerinden ötürü müşriklikle veya inkarla suçlayabilir.
İslam inancının milletimize kazandırdığı özellikler-güzellikler yanında, bir de
Türk tarihinden, eski Türk efsanelerinden, destanlarından doğan geleneklerimiz,
göreneklerimiz, duygularımız var.
Bizim, İslam öncesi destanlarımızdan biri de Bozkurt destanıdır. Belki de beşbin
yıllık bir inanışımıza göre, ecdadımız, etrafı sarp kayalarla çevrili Ergenekon
isimli yurttan, yeni ufuklara doğru çıkmak isterlerken, bir Bozkurt onlara yol
göstermiştir.
Türkler Müslüman olduktan sonra da bu destanlarını söyleye gelmişlerdir. Bozkurt
sadece bir semboldür. Yol göstericidir. Cesarettir. Ümittir, istikbaldir. Bugüne kadar
hiçbir Türk’ün evinde, bahçesinde bozkurt beslediğini veya bozkurda secde ettiğini
ne gördüm, ne duydum, ne okudum.
Türkler Müslüman olduktan sonra o Ergenekon Bozkurdu na da İslam’ın ışığını
gösterdiler. Onunla da heyecanlandılar ve kendilerine güven duydular. Gençler,
ellerini bir bozkurt kafası gibi şekillendirerek : "Ya Allah! Bismillah"
Allahu ekber !" diye haykırdılar. Tekbirler çektiler. "Kanımız aksa da
zafer İslamın!" dediler.
Destansız, türküsüz, masalsız, şarkısız, oyunsuz, tarihsiz, sanatsız, dinsiz ve
dilsiz bir millet olmaz!
Türkeş’in cenaze merasiminde bizim kültür değerlerimizi yeniden canlı ve
heyecanlı görmek beni sevindirdi. Bana ümit verdi. Milletimize, devletimize,
vatanımıza şuurla bağlı olan bir milyon Bozkurdun doğumuna şahid olmak, benim için
unutulmayacak bir ihtişamdır. Milletime hem baş sağlığı diliyorum hem de gözün
aydın diyorum.