Aşkın
ve Mânânın Gücü
Acaba aşk ve mâneviyat ihtiyacı, maddi kalkınmalarını tamamlamış toplumlara mı
mahsustur? Daha kalkınmamış, sefalet içinde kıvranan ülkelerin de aşka ve
maneviyata ihtiyacı var mı? Bazılarının dediği gibi, "maneviyat karın doyurur
mu?"
Tarihin genel mânâsını sezemeyecek kadar sığı ve basit düşünenler, bu sorulara
menfi cevap verebilirler. Zaten çağımızın ve çağımızda gelişmiş ülkeler kadar
az gelişmiş ülkelerin de dramı bu sığ ve basit düşüncenin, kolaylığından
doğan cazibesidir. Fikir çilesine alışkın olanlar bu soruların hepsine içten bir
haykırışla "evet" cevabını verirler.
Evet, aşk ve maneviyat, iktisaden geri kalmış ülkelerin de ihtiyacı, hatta en önemli
ihtiyacıdır.
Evet, maneviyat sadece ruhların değil midelerin de açlığını giderir.
Beşeri tekâmülü takip edeceğimiz bir sahne olan tarihe baktığımızda, bütün
medeniyetlerin, bütün hamlelerin temelinde aşk ve maneviyat olduğunu görürüz.
Tarih hiçbir zaman tek faktörle izah edilemez. Tarihte dinlerin, kültürlerin, fikri
gelişmelerin, savaşların, barışların coğrafyanın, ekonominin rolleri vardır.
Ama bu sahalardaki büyük hamlelerin hepsinin itici gücü aşk ve maneviyattır.
Dinlerin, özellikle semavi dinlerin ve bizim açımızdan bilhassa Ìslam'ın gelişme
çağları büyük aşk ve iman çağlarıdır. Oluşlarını, kitaptan okuduğumuz zaman
bile tüylerimizi diken, diken eden o korkunç işkenceleri bir hatırlayınız. Ìman
erleri o işkencelere büyük bir manevi hazla göğüs germişler, yılmamışlar,
usanmamışlar", dönmemişlerdir.
Roma Împaratorluğunun kudretli ve ihtişamlı orduları Hıristiyanlığın
yayılmasını durdurmamıştır. Roma împaratorlarının Hıristiyanları aslanlara
parçalatması bu imanı güçlendirmiştir: Roma'yı değil!.
Ílk Müslümanlara yapılan işkenceleri çoğumuz maalesef hepimiz değil! biliriz. Bir
Bilâl-i Habeşî'yi hatırlayınız! Kendisi köledir. İlk Müslümanlardandır.
Günlerce işkence görmüştür. Ağır kayalar altında inletilmiştir. Arabistan
çöllerinin kızgın kumlarında dağlanmış, günlerce susuz bırakılmıştır.
Vücudu yara bere içindeyken, tuzlanmış taze deriye sarılıp kızgın güneş altında
kuramaya terk edilmiştir.
Bu işkencelerden kurtulması için Allah'ın yolundan döndüğünü söylemesi yeterdi.
Ama, 0'nda öyle bir iman, öyle bir aşk vardı ki, davasını tercih etmiş,
işkencelere büyük bir manevi haz içinde göğüs germiştir. Bu akıl almaz
işkencelere verdiği tek cevap, "Allah birdir" olmuştur.
Zaten Sahâbede bu iman olmasaydı, İslâm'ın güneşi bu korkunç engelleri nasıl
aşardı?
İslâm medeniyetini kuran pek çok faktörler vardır ama bu iman, muhakkak ki baş
faktör olmuştur.
Şanlı Çanakkale müdafaamızı hatırlayalım. Bu kanlı olduğu kadar şanlı
müdafaada Türk milleti 250 bin evladını kaybetmiştir. Asrın en modern silahları
siperlere ölüm kusarken Mehmetçik gerilememiştir. İstiklâl şairimiz Mehmet Akif Bey
şu beyiti ile manzarayı çok güzel tasvir eder:
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
"Bomba şimşeklerini", "göğsüyle söndüren" o arslan nefer bu
gücü nereden alıyordu? Bir tek kaynaktan: Íman...
Her askeri birlik, mutlaka şehit düşeceğini bile, bile büyük bir şevk ve imanla
hücuma kalkmıştır. çoluğunu çocuğunu, karısını, anasını, babasını geride
bırakarak ve silah arkadaşlarıyla helalaşarak bu askeri bölüme gönderen güç,
imandı.
Hindistan'da Gandhi'nin "Satyagraha" felsefesi de, aşkın ve maneviyatın
gücü hakkında ilgi çekici bir olaydır. Hind inançlarından kaynaklanan bu felsefe,
en ağır zulümlere katlanarak zalimi zulümden caydırmayı, onu böylece geriletmeyi
esas alıyordu. İngiliz sömürge idaresinin kurşunları, mızrakları, mukavemetsiz
insanlara karşı giriştiği süvari saldırıları bu felsefeye inanan insanları
yıldırmamış, davalardan döndürememiştir. "Satyagraha" felsefesinin aşk
ve maneviyat haline gelmesi, modem silahlarla donatılmış sömürge idaresini
çökertmiştir.
Aşk ve maneviyatın gücü, sadece dinlerin yayılması veya savaşlar gibi olaylarda
görülmekle kalmaz. Bütün medeniyetlerin temelinde aşk ve maneviyat vardır.
Mısır ehramlarını düşünün. O çağın tekniğine göre "harika" olduğu
gibi çağımız için de "harika"dır. Onu inşa eden sabır, büyük bir inşa
aşkından doğmuştur.
Medeniyet tarihlerin mânâ abideleri olan mabetler, hem inşa ehecanıyla, hem sanat
heyecanıyla yıllarca süren bir sabrı ve sebatı gerektirmiştir. Mimar Sinan sadece
büyük bir mimar değil, büyük bir iman adamıydı. Rönesans mimarisinin temelinde de
yeni bir dünya görüşünün, aşkın, maneviyatın heyecanı vardı.
İlimlerdeki gelişmeler de böyledir. Bruno ve Galile'nin aşkı olmasaydı, Batı
bugünkü Batı olamazdı. Ímam-ı Âzam, Gazali, El-Birûni, İbnî Sina gibi büyük
âlimlerin çalışmalarına insan bedeninin tahammül etmesi mümkün değildi. Muazzam
eserleri ve tefekkür ceddini bir insan ömrüne sağdıran güç, onların sahip olduğu
büyük iman ve aşktı.
Bir teknisyenin bir makinanın montajını yapması büyük bir maharet sayılmaz. Áma, o
makinayı doğuran ilim zihniyeti, alimlerin yıllarca devam eden, kütüphanelere veya
laboratuarlara kapanarak, usanmadan, bıkmadan çalışmalarının bir sonucudur. İlmi
düşüncenin büyük öncülerinde gördüğümüz aşk, heyecan ve sebat olmasaydı,
insanlığın, ilim öncesi ampirik bilgiyle yapabileceği pek bir şey yoktu.
İIim, sanat, kültür gibi milletlerin en büyük ve en değerli hazineleri, en önemli
övünç konuları, bu sahalarda inançla çalışan, zorluklara, baskılara göğüs
geren, ömrünü adayan büyük aşkların mahsulüdür.
Bu büyük ve "yaratıcı" heyecan, az gelişmiş ülkeye verildiği zaman, o
ülkenin kamı doyar! Bununla da kalmaz, çağlar üzerinden sıçrayarak insanlığın
öncü saflarında yerini alır.
Demek ki, her şeyin temeli insandır. Ama insanın değeri de aşkıyla ve
maneviyatıyla, insan sevgisiyle, yaratma heyecanıyla, imanıyla ölçülebilir.
Büyük hedef
Geçmiş yıllar, aylar içinde eğleşmeden bugünden ve yarından bahsetmek istiyorum.
Çünkü, hâl geçmişin toplamı, geleceğin tohumudur.
Bugün Türkiye'nin genel görünüşü kısa çizgilerle şöyledir:
Dudaklar çatlak, mideler boş, köyler karanlık, dağlar tepeler çıplak, halk yoksul,
millet düne küskün, gelecekten ümitsizdir.
Bugüne kadar tatbikatına şahit olduğumuz siyasetin hile, iftira, yalan ve tertip gibi
basit ve çirkin silahları imanlı Türk halkının siyasi hareketlerini zayıflatmakta,
inancını sarsmaktadır.
Bir tarafta toprağı seyreden tok insanlar, öte yanda toprağı yoğuran aç insanlar...
Bir tarafta güzel vatanımızın toprağını süren, tohum saçan yabancı teknisyenler,
köylerimizde inek sağan misyoner genç kızlar; öte yanda günün modasına takılıp
giden ve kulüpleri tıklım, tıklım dolduran memleket çocukları.
Bir tarafta altı yaşından itibaren sorumluluk yüklenen ve fabrikalarda motorun
gürültüsünü, tarlalarda güneşin hararetini bölüşerek sosyal adaletin
tatbikatını veren vatan çocukları; öte yanda yüksek apartmanların gölgesinde ve
sıcak odalarında sosyal adalet nutukları hazırlayan adaletsiz, şuursuz, ruhsuz bir
topluluk...
Bir tarafta yılda bir milyar lirayı bulan içki masalarından yükselen kahkahalar, öte
yanda, bir damla su için sabahtan akşama kadar nöbet bekleyen susuzluktan
çoraklaşmış köyler...
Bütün bu çizgiler üç-beş kişinin eseri değildir. Yüzyılların yüzyıllara
taşıdığı yüktür.
Türkiye'nin jeopolitik güç, istihsal değer olan; Türk halkının moral ve fizik güç
olarak tam anlaşılama-masını, tanınmamasını asıl sebep olarak görmekteyiz.
Ben Türk Milleti'ni;
Sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye,Rüşvetle, hile ile çiğnenen,
çiğnetilen hukuk düzenlerine,Ahlâktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya
yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum.
Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette
yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, haki-kat yolu, ALLAH yoluna
çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere çağlar üzerinden
sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum:
Yeniden maneviyata dönüş...
Hedefimiz Türkiye'yi aç hürler, tok esirler ülke,si yapmamaktadır. Bu yolda bizi
tâvizkâr politikacı olarak itham edenler, Türk'ün yüce varlığını
anlamayanlardır. Unutmamalıdır ki, bir çiftçinin toprağa tohum saçması, tarlaya
taviz vermesi demek değildir. Toprağı değerlendirmesi ve verimli kılması demektir.
Bizim hareketimizin de mânâ ve rûhu budur. Yine unutulmamalıdır ki, medeniyetler,
devletler para ile değil, inançla kurulurlar; parasızlıktan değil, inançsızlıktan
çökerler.
Türk Aydınları, Türk Gençliği, buluşma yerimiz Büyük Türkiye'dir. Buluşma
noktamız imanlı Türk ferdinin kafası, kalbi ve cevher-i aslisidir. Bugüne kadar
olduğu gibi Türk halkını yalnız kendi yazdığınız kitabı okumaya, yalnız kendi
söylediklerinizi dinlemeye çağırmayınız. Siz de onun söyle-diklerini dinlemeye,
onun okuduğu Kitabı okumaya, onu tanımaya, anlamaya koşunuz.
O zaman buluşma yeri ve noktasında asgari müştereklerde, değil azami müştereklerde
birleşeceğiz.
Türk Milleti'ni iktidarları için bir basamak, demokrasiyi de sadece bir rey düzeni
olarak kabul eden görüş, bizim görüşümüz değildir.
Saflarımız, Türk Milleti'nin ve devletinin ebedi hayatını düşünen
milliyetçilerin, vatanseverlerin meydana getirdiği bir ,saftır.
Anadolu'nun dağlarında, ovalarında bir Eyüp Peygamber sabrı ile dolaşan, çalışan,
yürüyen bu insanların inançları ile istihza ve istiskal değildir. Onların yükünü
omuzlamaktır, onların haklarını çalanlarla, rızklarına, emeklerine el uzatanlarla
mücadeledir.
Bu mücadelemiz içte ve dışta yılmadan devam edecek ve bu yolda Allah'ın izni ile
mutlaka muvaffak olacağız. Çünkü yolumuz hak ve hakikat yoludur. Bu ülkede teknik
üniversitelerin, Fen Fakültelerinin laboratuarları ile Yüksek İlahiyat Akademilerinin
koridorları birleştirilmelidir. Bugün "madde" ve "mânâ" felsefesi
insanlığı bir çıkmaza doğru sürüklemektedir. Oysa madde ve mânâ ne birbirinin
aynı ne de birbirlerinden gayridir. İnsanlığı ve milletleri gerçek mutluluğa
götürecek yol, mutlaka ilmin ve ahlakın basamaklarından geçmelidir.
Türk milleti bu yolda bir çok örnekler vermiş, insanlığa önderlik etmiştir. Bugün
yine milletimizin ve aynı zamanda insanlığın mutluluk tohumları bu topraklarda
gizlidir.
Türkiye ve Türk Milleti'nin karakteri içerden ve dışardan çok iyi
kıymetlendirilmelidir. Kore yaylasından kopan bir fırtına kendi sahillerinde söner.
Vietnam'dan kopan bir fırtına, ancak kendi sahillerini yalar; Himalayalar'dan kopan bir
fırtına dahi Hind Okyanusu'nda kırılabilir. Fakat, Anadolu Yaylasından kopan bir
fırtına bütün dünyayı tesir altına alabilir. Bunun böyle bilinmesi ve
değerlendirilmesi gerek.
Bugün Türkiye'nin ekonomik alanda karşı karşıya bulunduğu en sıkıntı verici
durum üretim yetersizliği, üretim azlığıdır, İthalatımız, ihracatımızın dört
katı olmuş durumdadır. Yani dışarıya sattığımız mallar 100 milyonsa,
aldığımız mallar 400 milyondur. Açık veriyoruz... İsraftan kaçınmak, tasarrufa
riayet etmek ve çağlar üzerinden sıçrama yaparak, uzay çağına, atom çağına,
füze ve elektronik çağına yetişmek, girmek, bunun için çok çalışmak,
olağanüstü atılımlar yapmak, olağanüstü usuller bulmak, ülkücülük, feragat ve
fedakârlığı hakim kılmak...
Kurtuluşun sırları bunlardır. Milliyetçi Hareket'in mânâsı bunlardır.
|