HUKUK VE HUKUK DEVLETİ 

Rıza AYHAN*  

Hukuk ve hukuki şeyler üzerinde her düşünce, “hukuk nedir?” sorusu ile başlamak zorundadır. Ancak, bu sorunun ortaya atılmasının kolay olmasına karşılık, cevaplandırılması oldukça güçtür. Bununla birlikte, hukukun niteliğinin algılanması imkanının, en iyi bir biçimde, onun fonksiyonlarının (görevlerinin araştırılmasının sağlayacağı söylenebilir. Biz de bu esastan hareket ederek öncelikle hukuk kavramı üzerinde tespitlerde bulunacak, daha sonra da genel olarak hukuk devleti ve Alparslan Türkeş’ in hayatı boyunca savunduğu fikirler ve amacı açısından hukuk devleti anlayışı üzerinde duracağız.        

         I. HUKUKUN NİTELİĞİ

         Hukukun niteliğini anlamak için, insanın hukuk aracılığı ile izlediği en önemli amaçları araştırmak gerekmektedir. İnsanın hukuk aracılığı ile izlediği amaçları, “düzen”, “sosyal ihtiyaçları karşılama” ve adalet olarak özetleyebiliriz. Bunun içindir ki, hukuk “adalete yönelmiş bulunan bir toplumsal yaşam düzeni” olarak tanımlanmaktadır.

         Gerçekten de, toplum hayatının hukuk kuralları ile düzenlenmesi olan hukuk düzeni, toplumsal barışı ve güvenliği sağlamakla kalmaz; hukukun temeli üzerinde ve hukukun çerçevesi içinde var olabilen hürriyetlerle birlikte, hukuk düzeninden eşit bir şekilde istifade etmeye de imkan sağlar. İnsan hak ve hürriyetlerinin bulunmadığı bir toplumda “hukuk”tan ve buna bağlı olarak bir hukuk devletinden bahsetmek de mümkün olamaz.

         Sadece bir toplum içerisinde düşünülebilecek hukuk, toplumsal hayatın çeşitli ihtiyaçlarını giderebilmek için teçhiz edilmiştir. Fakat hukukun son (nihai) amacı “adalet” ve bunun karşısında düzen sağlamaktır. Salt bir değer olarak adalet, hukukun idesi ve idealidir. Hukuku hukuk yapan, onun özü bakımından adalete yönelmiş olması, belli bir adalet görüşünü yansıtmasıdır. Hukuk, belli bir davranış için insana, ancak adalet adına buyurabilir ve onu bu davranışa zorlayabilir. Böyle olunca da sosyal bir düzen ancak, bir güç kullanılmasından daha çok bir şey olduğu, zamanın koşulları altında sosyal bakımdan doğru ve adaletli olanı gerçekleştirmeye çaba gösterdiği zaman hukuk olarak kabul edilebilir. Barış sağlayan her düzen, bir hukuk düzeni olamaz. Düzenin, bir hukuk düzeni karakterini kazanabilmesi için akla ve vicdana uygun bulunması gerekir.

                  Amacı barış, güveni hürriyet ve adalet sağlamak olan hukuk, çeşitli özellikleri ön plana çıktığından; ülkeden ülkeye ve zamandan zamana değişik özellikler göstermektedir. Bütün bu özelliklerine rağmen, hukuktan ayrı düşünülemeyen bir kavram "devlet"tir. Hukuk, devletten ayrı düşünülemeyen, devlete sıkı sıkıya bağlı ve ayırıcı özelliğini devletten alan bir olgudur. Bu nedenle hukuku irdeler ve incelerken, onu devletten ayrı ve bağımsız olarak ele almak mümkün olmamaktadır. Bugün salt bir otorite kaynağı olmaktan çıkan devlet, barışı, güvenliği adaleti sağlamanın yanında, kendisinden çeşitli hizmetler beklenen, hizmetler kaynağı haline gelmiştir. Bu haliyle devlet yeni fonksiyonlar kazanmış, genişlemiştir. Devletin kazandığı fonksiyonların başında da "hukuk devleti" yer almaktadır.

          II. HUKUK DEVLETİ

         Siyasi, bir ideal olarak, modern anayasaların temelini oluşturan "hukuk devleti", insanların içinde yaşamadan edemeyecekleri, toplumdaki siyasi otoritenin de, hukuka bağlı kılınması yolundaki fikri çabaların pozitif hukuka yansımasıdır. Hukuk devleti, devlet iktidarının ve bu iktidarın kullanımının sınırlanmasına hizmet eden temel bir ilkedir.

         Hukuk devleti veya hukuk çerçevesinde yönetim, hukuka dayanarak ve hukuk seviyesinde var olan devlet demektir. Bu ilke, devletin hukuk içinde çekişmesini, hukukla bağlanmasını ve yönetimde keyfiliğin yerine kuralların egemen olmasını gerektirir. Hukuk devleti, hukuku olan devlet demek olmayıp, hukukun egemen olduğu devlet demektir. Egemen olan hukuk ise vatandaşlar için güven sağlayan ve evrensel standartlara uyulu olan bir hukuktur. Hukuk devleti kurallara uymak bakımından, devletle vatandaş arasında bir eşitlik tesis eder. Hukuk devleti, "anayasanın açık hükümlerinden önce hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu ilkeleri ve hukukun üstün kuralları, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkelerine bağlı, insan haklarına saygılı, hak ve hürriyetleri güçlendiren, adaletli bir hukuk düzenini sürdüren devlettir." Hukuk devletinin temel kavramı adalettir.

          1) Hukuk Devleti Kavramının Gelişimi

         Hukuk devleti teriminin ortaya çıkması ondokuzuncu yüzyıl başlarına tesadüf etmesine rağmen, hukuk devleti kavramı, yani devlet iktidarının sınırlandırılması düşüncesi oldukça eskidir. Gerçekten de, hukuk devletinin temel kavramı "adalet", insanlar arasındaki ilişkilerde uygulanması gereken ilk ölçü ve adalete uyma gereği Allah'tan insanlara verilen ilk buyruk olduğuna göre, adalet ve dolayısıyla hukuk devleti kavramının ilk peygamberden ve ilahi vahiy ile birlikte başladığı ifade edilebilir. Batı toplumsal hayatı ele alındığında, bilhassa Eski Roma'da, devlet iktidarının sınırlandırılması, adalet üzere hareket etmesinin sağlanması düşüncelerine tesadüf etmek mümkündür.

         Türkler, devlet yönetiminin birinci şartı olarak, yurttaşlara adalet kuralları içinde davranma erdemini, daha tecrübelerinin ilk devresinden itibaren anlamışlardı. Yasama, yürütme ve yargı yetkisinin birbirinden henüz ayrılmadığı dönemlerde, herhangi bir yurttaş devlet veya hükümet başkanına başvurabilir ve davasının görülmesini adaletin sağlanmasını isteyebilirdi. Orhun Abideleri'nden de anlaşıldığına göre, Türk kağanları iktidarlarını Gökten (Tanrıdan) alırlardı. Bu yüzden iktidar gökten yere doğru kademe, kademe dağılmaktaydı. İktidarını Tanrı dan alan hükümdarın iktidarı sınırsız değildi. Kaynağını, "Türk Dini" diyebileceğimiz eski Türk inanç ve telakkilerinden alan topluluk hayatını tanzim eden hukuk normları (Töre), hükümdarın iktidarının sınırlarını çizmekteydi, ayrıca bu iktidar Kağanın eşi Hatunla paylaşılan bir iktidardı. Bu hususu Orkun Abideleri'nde "Yukarıda Türk Tanrısı öğle irade etmiş de Türk millet yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağanı ve annem İlbilge hatunu yukarı çıkarmış…" şeklinde ifade edilmiş; iktidarın sahibi olarak kağanın yanında Hatun da zikredilmiştir.

         Bir iktidar Tanrının inayet ve yardımına maruz olduğu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve mutluluk içinde yaşatırdı. Adalet anlayışından vazgeçen, töresine riayet etmeyen Kağandan Tanrının Kut'unu geri aldığı düşünülür ve ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı. Hükümdarlar devlet işlerinde daima büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı olmadıkları işi pek yapmazlar; töreye (hukuka) bağlı kalırlardı.

         Uygur devletinde hükümdar Alp İlteber’in annesi, hükümdar adına halkın şikayetlerini dinler ve davalarına bakar, adaletin süratle yerine getirilmesini temin ederdi. Adaleti değişmez bir töre veya yasanın tarafsızlıkla uygulanması şeklinde anlayan Türk devlet geleneğindeki adalet fikri devletin temeli olarak kabul edilmiştir. Bu durumu özetleyen kaynaklardan birisi de Kutadgu Bilig'tir. Kutadgu Bilig'e göre: 

         "Memleket tutmak için çok asker ve ordu gerekir. Askeri beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerekir. Halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse beylik çözülmeye yüz tutar."

         Nizamül-mülk Siyasetname'de, beylerin adalet üzerine hareket etmesini tavsiye etmiştir. Yine Nizamül-mülk, oğlu Farü'l-mülk' e yazdığı bir mektupta, "Her şeyden önce, bütün reayanın senden âsude olmaları gerekir; her zaman onlara hukuk lâzımdır…" demektedir.

         Devlet iktidarının sınırlandırılması, adaletin esas alındığı bir idare, Osmanlı'nın kuruluş prensipleri arasında yer almış, devletin zayıflaması süreci içinde de bu hususa riayet edilmeye çalışılmış; Osmanlı'nın son zamanlarında hazırlanan hukuk abidesi Mecellede adaleti (hukukun üstünlüğünü) gerçekleştirecek hâkimlerin vasfı belirlenirken, "Hâkim, hakîm, fehim, müstakîm ve emîn, mekîn, metin olmalıdır." (m.1792) denilmiş ve bu hâkimlerin taraflar arasında adaleti gerçekleştirmek üzere görevlendirdiği "Hakim, beyn-el-hasmey adl ile me'mûrdur." (m.1799) veciz bir şekilde hükme bağlanmıştır.

         Bütün bu anlayışlara, iktidarın sınırlandırılması arzularına, adalet mülâhâzalarına rağmen günümüz anlayışındaki hukuk devleti kuramı terim olarak ondokuzuncu yüzyılda Almanya'da ortaya çıkmıştır. "Hukuk devleti" teriminin Alman hukuk çevresinde ortaya çıkmaz, hukukçular arasında yadırgatıcı bir olgu değildir. Osmanlı'nın artık sona doğru yaklaştığı, iktidar çekişmelerinin yaygınlaştığı, töreye bağlılığın zayıfladığı onsekiz ve ondokuzuncu yüzyılda, Alman hukuk biliminin katkıları oldukça fazladır; "hukuk devleti" kavramının modern bir anlayışa ulaşmasını sağlayan "terim"in ortaya çıkışı da bu dönemde olmuştur. Fransa devriminin eski Yunan'dan aldığı "demokrasi" kavramının tek başına yeterli olmadığı ve hatta zaman, zaman çoğunluk diktasına dönüştüğü noktasından hareket edenler, demokrasinin hukuk devletine ulaşmak için ileri sürülen yöntemlerden birisi olduğunu ifade etmişlerdir.

          2) Hukuk Devletinin Gerekleri

         Hukuk devleti, her şeyden önce devletin hukuka bağlı olmasını, adaletle hareket etmesini gerektirmektedir. Bu gerek, kamu otoritelerinin yetki alanlarının, kişiler için genel bir koruma, geleceğe dönük öngörü yapma imkanı sağlayacak şekilde tespit edilmesi ile temin edilebilir. Hukuk devleti ilkesi, yönetilenlerin hukuki güvenliğini sağlayan, hukuk düzenine yalnız fertlerin değil, kamu otoritesinin de uymasını gerektiren bir ilkedir. Hukuki güvenlikten bahsedilebilmesi için ise bazı şartların yerine getirilmesi şarttır. Bunlar;

         a) Temel hakların güvence altına alınması

         Hukuk devleti, kişilerin devlet baskısı karşısında korunmaları gereksinmesinden doğmuştur. Kişileri devlete karşı koruyan hak ve hürriyetler olan "koruyucu haklar", devletten istenebilecek "isteme hakları" ile iktidarın kullanılmasına katılmasını sağlayan "katılma hakları" olarak belirlenen temel hakların güvence altına alınması, kişileri devlet baskısı karşısında koruyan, hukuk devleti ilkesinin önemli unsurlarından birisidir.

         Temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması, çağdaş, hukuk devletlerinde kabul edilen beynelmilel hukuk kaidelerinin hukuk sistemince kabulüne bağlıdır. Bu kaidelerin başlıcaları, kanunsuz suç ve ceza olmaz, suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşmeyen kişilerin suçsuz sayılması (suçluluk varsayımı), ceza sorumluluğunun şahsiliği kaideleridir. Bu gibi kaidelerin kabulü, hukuk devletinin tesisine imkan verecektir. 

         b) İdarenin hukuka bağlılığı

         Hukuk devletinde, aslolan hukukun üstünlüğü, yani idarenin bütün eylem ve işlemleriyle, kamu düzeninin hukuka uygunluğudur. İdarenin kendisini hukuka bağlı sayması, hukuka uygunluktan ayrılmamaları ilkesi, hukuk devletinin esasını oluşturmaktadır.

         Hukuk devletinde idare, serbest olmayıp, hukuk kaidelerine uymak mecburiyetindedir. Hukuk devleti, kanunu olan ve bu kanunları tatbik edilen devletler olarak anlaşılmamalıdır. Bu halde ondokuzuncu yüzyılda olduğu gibi kanunların egemenliği söz konusu olur, kanun devletinden bahsedilirdi. Çağdaş demokratik ülkelerde bilhassa II. Dünya Savaşı'ndan sonra, kanunların egemenliği yerine hukukun üstünlüğü ilkesi geliştirildi. Temel hak ve hürriyetlerin yasalarla güvence altına alındığı, idare edenlerin, idare edilenlere yönelik eylem ve işlemlerinde hukuka bağlı kalındığı devlet anlayışı, hukuk devletinin gereği olarak kabul edildi.

         c) Yasamanın hukuka bağlılığı

         "Hukuk Devleti"nin "pozitif hukuku olan Devlet" gibi mütalaa edilmemesi gerekmektedir. Aksi halde "yaşama organı" hukukun beynelmilel prensiplerini ihlal ile adalet duygusuna, kamu vicdanına aykırı hareket ederek yaptığı düzenlemelerle, hukuk devleti yerine "kanun devleti" kavramı ikame edebilir.

         Bu sebeple, hukukun üstünlüğünün kabul edildiği bir ülkede, sadece idarenin hukuka bağlılığı kafi değildir. İdarenin hukuka bağlılığı ve bu bağlılığın yargısal denetimi yanında, yasama organının da hukuka uygunluğunun sağlanması gerekmektedir. Hukukun üstünlüğünün korunması ve çoğunluğun azınlığa tahakkümünün önlenmesi bakımından, yasama organının hukuka uygunluğunu sağlayacak bir yargı sisteminin kurulması da hukuk devletinin gereklerindendir.

          d) Yargı bağımsızlığı

         Hukuk devletinin gereği, yalnız yürütmeyi değil yasamayı da hukuka bağlılıktan ayrılmamaya zorlamaktadır. Bu halde hukukun üstünlüğünün en önemli aracı hiç şüphesiz yargıdır. Yasama ve yürütmenin hukuka uygunluğunun temini ile görevlendirilen yargının özel bir durumu vardır. Buna göre yargı bağımsızdır ama aynı zamanda yasama ve yürütmeyi yargısal yönden denetleme yetkisini haizdir. Diğer bir söyleyişle, yargı sadece fertler arasındaki ihtilafları çözen, kamu düzenini koruyan bir erk değildir. Yargı, temel niteliği itibariyle, yasamayı ve yürütmeyi denetleyen bunların hukuka uygunluğunu temin eden bir erktir.

          Yargının bu fonksiyonunu yerine getirmesinin temel şartı ise yargının bağımsızlığı, yani yasama ve yürütmenin yargı erkine her ne sebeple olursa olsun müdahale edememesidir.

         Yargı bağımsızlığı temin edilmeden, temel hak ve hürriyetler teminat altına alınmadan, yürütme ve yasamanın hukuka bağlılığını temin etmek ve hukuk devleti idealine ulaşmak mümkün olmaz. Bu şartların yanında demokratik bir rejimin gerektirdiği özelliklere riayet etmek, mesela eşit şartlardaki bütün vatandaşların katıldığı, gizli oy açık sayım ilkesine dayanan, yargının gözetim ve denetiminde yapılarak belli sürelerde yenilenen, serbest seçimlerle siyasi iktidarın belirlenmesi, çoğulculuk, açıklık ve çoğunluğun tahakkümünün engellenmesiyle çoğunluk tarafından yönetim hukuk devletini pekiştiren unsurlardır.  

III. Batı Dünyasındaki İnkılâpların Hukuku Etkilemeleri ve Türkiye

İnkılâp anlamının, siyasi, içtimaî, iktisadî, teknik gibi çeşitli tezahürleri vardır. Bu anlamda batıda çeşitli inkılâplar yaşanmıştır. Biz burada batı inkılâpçılarının bazılarına ve sadece hukuk alanını ilgilendirenlerine kısaca göz atıp, ülkemizdeki görünüşlerine temas etmeye çalışacağız. 

         1) Batı Dünyasındaki İnkılâplar ve Hukuk

         Kilisenin mutlak hakimiyetine son veren, eski siyasi ve idari müesseselerin hemen hepsini yıkan, asaleti ve feodal imtiyazları kaldıran Fransız inkılâbı, insan haklarının temel felsefesini koymuş olmasından dolayı önemlidir. Fakat Fransız inkılâbının en önemli özeliği, hukuk hakimiyetine, hukuka bağlı devlet mefhumunun yerleşmesine verdiği önemdir.

         Fransız inkılâbının getirdiği ferdi hürriyet ve hukuk önünde eşitlik ile idarenin hukuka bağlı kılınması ilkelerinden, yeterli müesseselerin teşekkül ettirilememesi sebebiyle, iktisadın daha güçlü olanların daha çok istifade etmesi sonucunu doğurduğu iddia edilmiş; bundan da çeşitli sosyalist nazariyeler geliştirilmiştir.

         Bu gelişmeler Rusya'da bilhassa idarenin ele geçirilmesi şeklinde tezahür etmiş, Rus ihtilali dediğimiz, sosyalist inkılâp gerçekleştirilmiştir. Rus inkılâbı da kendi prensiplerini ve bu prensipleri gerçekleştirmek istedikleri çeşitli düzenlemeleri yapmışlardır. Yapılmaya çalışılan düzenlemelerle adalet (hukuk) devleti tesis edilmeye çalışılmış; hukuk ile kanunu birbirinden ayıramadıkları için polis devleti yahut kanun devletini kurmuşlar, Fransız inkılâbının demokrasi idealine karşılık işçi (parti) diktatörlüğünü getirmişlerdir.

         Çok defa sadece "faşizm" adı altında birleştirilen İtalyan faşizmi ile Alman nasyonal sosyalizmi arasında derin farklılıklar olduğu muhakkaktır. Bununla beraber, faşizm ve nasyonal sosyalizm inkılâpları da, kendi ideolojileri içinde, ideolojilerinin haklı ve adil saydıkları yeni bir hukuki sistem kurarak inkılâbı ve rejimi müeyyidelendirmeye çalışmış; bu gayretlerinin neticesi yirminci yüzyılın ilk yarısında insanlığın hüsranı şeklinde ortaya çıkmıştır.  

         2) Türk İnkılâbı ve Türkiye'de Hukukun Üstünlüğü

         Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkeleri, hukuka bağlı devlet ilkesine dayandırılmıştır. Hukuka bağlı devlet ilkesinin gereklerinin yerine getirilmesi için lazım olan müesseselerin tesisine kadar geçen süre içinde dahi, hukuka bağlı kalınmaya dikkat edilmiştir.

         Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber, idare edenlerin bir nizama ayak uydurması lüzumu, yani kamu idaresini temsil edenlerin keyfi hareketinin engellenmesi gerekliliği ve onun gerek amme işlerinde ve gerek fertlere karşı durumunda yüksek bir irade mahsulü bir kanuna tabi olması mecburiyeti kabul edilmiştir. Cumhuriyet idaresinin temel aldığı sistemde millet, kendini idare edecekleri kendileri seçecek; tabî olacağı kanunları bu mümessilleri vasıtasıyla yapacaklar, yaptıkları bu kanunlar temel hak ve hürriyetleri zedelemeyecek, milletin ruhunda gizli "adalet" ilkesini ihlal etmeyecektir.

         Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş ilkesi olarak kabul ettiği "hukuka bağlı"lık özelliğini yerleştirmek maksadıyla, milletten aldığı yetkiye (egemenlik kayıtsız şartsız milletindir) istinaden birçok düzenlemeler yapmıştır. Bu esastan olmak üzere, temel hakları güvenceye alan, idarenin ve yasamanın hukuka bağlılığını temin eden ve yargı bağımsızlığını sağlayan kanunlar kabul edilmiştir. "Kanunsuz suç ve ceza olmaz", hakkında mahkumiyet kararı verilinceye kadar kişinin masum sayılmasıyla ilgili "masumluk karinesi", "delilsiz mahkumiyet olmaz kuralları" hep bu dönemin ürünü sayılır. Bu şekliyle, sadece ferdin devlet karşısındaki hakları değil, bir de devletin fert üzerindeki yetkileri ve ferdin topluma karşı vazifeleri ayrı, ayrı kaidelere bağlanmış, millette ve onun mümessillerinde bir hukuk şuuru uyandırılmış; idare hukuka tabi kılınmaya çalışılmıştır.  

3) Alparslan Türkeş' in Hukuk Devleti Hakkındaki Temel Görüşleri

         Cumhuriyetin kurulduğu temel ilkelerin kabul edildiği dönemde, Cumhuriyetin temel ilkelerinin yerleşmesi için milli bir seferberlik ilan edilmiş; inkılâpların yerleşmesinin temel unsuru da idarenin hukuka bağlılığında görülmüştü. Ancak bu amaca ulaşmak çok da kolay değildi. Zira, uzun bir savaştan çıkan, olağan üstü bir dönem yaşayan ve idari sistemini değiştiren Türk halkının buna inandırılması, alıştırılması gerekiyordu. Ayrıca, tecrübelerle de sabittir ki, iktidarı elinde tutan, onu kötüye kullanmaya eğilimlidir. Aynı dönemde, "erdem bile sınır gerektirir" düşüncesine sahip olarak, idarenin hukuka bağlılığını savunanlara karşı, iktidarı elinde tutmak, onunla özdeşleşmek, iktidarı, Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine uygun olarak kullanmak istemeyenler de vardı.

         Alparslan Türkeş, bu çekişmelerin yoğun olarak yaşandığı bir dönemde, dönemin en önemli eğitim kurumlarından birine (Harp Okulu) tahsilini tamamlamış ve ülke güvenliği yanında memleket meseleleri ile yakından ilgilenen "ordu"da çalışmıştır. Aldığı eğitim ve bulunduğu çevre kendisini etkilemiş, Cumhuriyetle özdeşleştirdiği Türk töresini yaşamaya ve yaymaya başlamıştır. 

         Bu faaliyetleri esnasında idarenin hukuka bağlı tutulmamasının, kamu iktidarının kötüye kullanılmasının neticelerini görmüş; savunduğu "Türk Milliyetçiliği" fikir sisteminden dolayı insanlık dışı muamelelere maruz tutularak yargılanmıştır. Beraatla sonuçlanan bu yargılama, merhum Türkeş' in savunduğu fikirlerin, bu esastan olmak üzere "hukuk devleti" fikrinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatmıştır.

         Bu şartlar altında yetişen Alparslan Türkeş, Türk Milliyetçiliği fikir sistemine karşı çıkanların söylediğinin aksine, politik hayatında, devamlı olarak hukukun üstünlüğünü ve hukuka bağlı idare anlayışını sürdürmüştür.

         Demokrasiyi hukuk devletine ulaşmanın bir yolu olarak kabul eden Türkeş, demokrasiyi, "insan varlığına sevgi ve insan iradesine saygının bir ifadesi" olarak görüyor (bkz. Alparslan Türkeş, Temel Görüşler, Dergah Yayınları, b.3. İstanbul, 1976, s.51); "Türk Milleti için uygun gördüğümüz yönetim sistemi hürriyetçi demokrasi sistemidir" diyordu (Alparslan Türkeş, 9 Işık ve Türkiye, Kervan Yayınları, İstanbul 1976, s.49).

         Hukuk devleti anlayışında "eşitlik" ilkesinden ziyade, İslamiyet'ten kaynağını alan Türk devlet geleneğini oluşturan "adalet" ilkesine ağırlık veriyordu (bkz. 9 Işık ve Türkiye, Kervan Yayınları, İstanbul 1976, s. 123).

         Millet olarak daima hakkı tutmamız, adaletten yana olmamız gerektiğini ifade ile (Alparslan Türkeş, Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkücü Kuruluşlar Davası, Sorgu, Meyas Yayınları, Ankara 1982, s.34), adalete saygılı ve hukukun hakim olacağı bir toplum düzeninin arzu edilmesini tavsiye etmiştir (Sorgu, s.41). Bu esastan olmak üzere, 1963'te ortaya koyduğu görüşlere sadık kalmış, "En kötü hukuk nizami, en iyi ihtilalden daha iyidir." görüşünü her fırsatta yinelemiştir.  

         "İnsan haysiyetine uygun yegane rejim olan hukukun üstünlüğüne dayalı hür demokratik rejimi savunma yolunda" (Sorgu, s.34), siyasi mücadelesini veren merhum Türkeş bu yolda yargılanmış; demokratik hukuk devleti fikrinin askıya alındığı dönemlerde tutuklanmış, hukukun üstünlüğünü dönemlerinin ülke yönetimine kısmen de olsa hakim olmaya başladığında ise suçlamalardan beraat etmiştir.

         SONUÇ

         Bu kısa açıklamalarımızda gösteriyor ki, hukuk bazı insanların zannettikleri gibi mücerret ve değişmez bir takım kanun maddelerinden oluşan kaideler bütünü değildir. Hukuk, toplumun düzeni, düsturu ve adaletin ilk şartıdır. Milletin hayatı, hukukun üstünlüğüne olan inançla (adaletle) sınırlıdır. "Bir devlet yalnız adaletle ebedileşir ve adaletsizlikle yıkılır." Haksızlığın önüne ancak hukukla, hukukun üstünlüğünü kabul etmekle geçilebilir.

         Türk devlet geleneğini tabii bir neticesi, hukukun üstünlüğüdür, Adaleti mülkün temeli olarak kabul eden Türk devlet anlayışı, zaman, zaman kesintilere uğrasa da adaleti esas kabul eden demokrasiye inanan, idarenin hukuka bağlılığı ilkesine dayanan fikir sistemini hiçbir zaman terk etmemiştir.

         Çağdaş demokratik hukuk devletlerinde, toplumun refahı gerekçe gösterilerek her türlü önlemin alınması, vatandaşın bütün işlerine karışılması, haklarının kısıtlanması; vatandaş adına her şeyin düşünülmesi (polis devleti) kabul edilmemekte; "insan haysiyetine uygun yegane rejim olan hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik rejim" benimsenmektedir.

         İdarenin hukuka bağlı kılındığı, adaletin gerçekleştirildiği, demokrasiye dayalı hukuk devletinin sağlanması; bu fikre inananların üstün gayreti, yılmaz iradeleri ile kuvveden fiile geçirilebilmektedir. Merhum Türkeş bu amacı gerçekleştirebilmek maksadıyla tüm siyasi hayatı boyunca mücadele vermiş, yargılanmış, tutuklanmış fakat meşruiyet çizgisinden çıkmamış, devletine ve milletine gücenmemiş; milleti için güzel şeyler arzulamış, hukuka ve adalete inancını hiç yitirmemiştir. Hukukun üstünlüğüne inanan, milletini seven bir nesil onun açtığı yolda, inandığı ilkelerle yılmadan ilerlemektedir.